PKK lideri Abdullah Öcalan'ın örgüte yönelik, “Kongre toplayıp kendini feshetme ve silah bırakma” çağrısının üzerinden bir yıl geçti. DEM Parti, açıklamanın yıldönümünde, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlıklı etkinlik gerçekleştirdi.

Etkinliğin açılış konuşmasını DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan yaptı.

Eş Genel Başkanların konuşmalarının ardından PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e teşekkür eden Öcalan'ın mesajında, özetle şu ifadeler kullanıldı:

“Şimdi negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçmeliyiz. Şiddete dayalı siyaset dönemini kapatıp, demokratik toplum ve hukuk temelli bir süreci açmayı hedefliyor ve her kesimi bu yönde imkân yaratmaya ve sorumluluk almaya davet ediyoruz. Demokratik entegrasyon en az Cumhuriyetin başlangıcı kadar önemlidir.

Onun kadar anlam, gelecek ve güç itibarıyla varlık ve zenginlik ihtiva eden bir çağrıdır. Temelinde demokratik toplum modeli vardır. Ayrıştırmacı ya da tersinden asimilasyonist yöntemlerin alternatifidir. Demokratik entegrasyona geçiş, barış yasalarını gerekli kılar. Demokratik toplum çözümü ise siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel boyutlarda bir mimarinin, bir hukukun tesisini öngörür.

HUKUKSAL GÜVENCE MESAJI

Günümüzde yaşanan birçok sorunun ve krizin sebebi demokratik bir hukukun yokluğudur. Vatandaşlık ilişkisi, millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ esas alınarak kurulmalıdır. Dininde, milliyetinde, düşüncesinde özgür olmayı temel alan bir özgür yurttaşlığı esas alıyoruz. Din ve dil empoze edilemediği gibi milliyet de edilmemelidir. Demokratik sınırlarda ve devletin bütünlüğünü esas alan bir anayasal vatandaşlık ilişkisi dinsel, ideolojik, kimliksel ve milliyet varlığını özgürce ifade etme ve örgütlenme hakkını kapsar’’prim verilmemeli.

Öcalan’ın açıklamalarını DEM Parti Milletvekili Sinan Çiftyürek ve Siyaset Bilimci Onur Alp Yılmaz değerlendirdi.

Çiftyürek, “Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bugüne Kürt meselesinde paradoksal bir noktaya savrulmuş durumda. Devlet, bu meseleyi "ne tutabiliyor ne bırakabiliyor; ne çözebiliyor ne de sürdürebiliyor". Gelinen noktada, çözümün adını koymaktan bile imtina eden bir "handikap" ile karşı karşıyayız” dedi. Çiftyürek şöyle konuştu: “Kürt siyaseti cephesinde, Öcalan’ın açıklamalarıyla somutlaşan irade; şiddet dilinin terk edilmesi ve sivil demokratik siyasete tam geçiş yönündedir. Ancak bu tek taraflı bir iradeyle kalıcı bir barışa dönüşemez. Kürt siyaseti silahların susmasını kıymetli bulsa da, bu adımın karşılık bulması için devletin de "aynayı kendine tutması" ve şiddet tekelini sorgulaması gerekmektedir. Demokratikleşme beklentisinin karşısındaki en büyük engel, iktidarın yönetim biçimidir. AKP’nin mevcut çizgisi, "Doğu despotizminin İslami versiyonu" olarak nitelendirilen bir yapıya bürünmüş durumdadır. Bugün devlet, demokratikleşme sinyalleri vermek yerine; içte ve dışta tamamen "güvenlik ve terör" vurguları üzerine yeniden kodlanmaktadır. Bu güvenlikçi dil, demokratikleşmenin önünü kapatan boğucu bir iklim sunmaktadır.

Cumhur İttifakı’nın mevcut hamleleri, samimi bir çözümden ziyade muhalefeti paralize etme ve Kürt siyasetini oyalama stratejisi gibi görünmektedir. Kürt hareketinin bu siyasi hesaba prim vermesi beklenmemelidir. Gerçek bir çözüm için Türkiye’nin "güvenlik" sarmalından çıkıp, devletin demokratikleştirilmesini esas alan devrimci ve kapsayıcı bir perspektife ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, ismi konulmayan süreçler, tarihsel bir patinajdan öteye geçemeyecektir.”

ERDOĞAN ABD’YE BAKIYOR

Siyaset Bilimci Onur Alp Yılmaz ise şu ifadelere yer verdi:

“Nitekim İmralı tutanakları incelendiğinde, Öcalan’ın silah bırakma çağrısı yapmak yerine, bölgedeki Kürt güçlerin silahlı varlığını meşru gören bir tutum sergilediği açıkça görülmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu meseleyi çözmek için asıl muhatap olarak gördüğü yer İmralı değil, Amerika Birleşik Devletleri'dir. Trump’ın Ortadoğu’yu ticarileştirme projesinde yer alma karşılığında güvenlik ve destek arayan Erdoğan, ABD’yi bu konuda ikna etmiş görünmektedir. Erdoğan’ın zihin dünyasında "PKK’yı yendiği" ve "Suriye’de istediği rejim değişikliğini yaptığı" inancı hâkimken, toplum nezdinde meşruiyeti olmayan bir figür olan Öcalan’la gerçek bir müzakere yürütmesi beklenmemelidir.

Sürecin en şaşırtıcı aktörü olan Devlet Bahçeli’nin çıkışlarını ise tamamen "tasfiye olma korkusu" üzerinden okumak gerekir. Erdoğan’ın ABD ile kurduğu yeni denge ve sandığın anlamsızlaşacağı bir rejim tasarısı, Bahçeli’yi ve MHP’yi sistem dışında bırakma potansiyeli taşımaktadır.

Emekliye bayram ikramiyesi haftaya Meclis'te: AKP'de ne konuşuluyor?
Emekliye bayram ikramiyesi haftaya Meclis'te: AKP'de ne konuşuluyor?
İçeriği Görüntüle

Bahçeli’nin Öcalan’a statü verilmesi önerisi, aslında hem MHP’nin hem de Kürt hareketinin yeni kurulacak düzende anayasal bir güvence altına alınması çabasıdır. Devlet Bahçeli’nin buradaki temel stratejisi şudur: "Rejimini kurabilirsin ama beni tasfiye etme; geçmişteki ortak suçlarımızı ve ittifakımızı bir sistem zırhıyla koru".

DEMOKRATİKLEŞME YOK

Kürt hareketi cephesinde ise bir "demokratikleşme" illüzyonu yaratılmaya çalışılmaktadır. Öcalan’ın hapisten çıkıp "Kürtlerin kayyumu" olma arayışı, Bahçeli’nin partisinin sistemdeki rolünü koruma çabası ve Erdoğan’ın mutlak iktidar hedefi, farklı "ahlaki zırhlar" altında birleşmiştir. Bu süreç bir demokratikleşme hamlesi değil, aktörlerin kendi siyasi ikballerini garanti altına alma operasyonudur. (Birgün)