“Madenciler, hayatın her yerinde”

Altın Madencileri Derneği Başkanı ve TÜPRAG Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yılmaz: “Cari açığı kapatmada madencilik lokomotif rol oynuyor” “60 milyar dolar ithalat yükünü hafifletmeliyiz” “Orman da bizim maden de bizim”

“Madenciler, hayatın her yerinde”

Altın Madencileri Derneği Başkanı ve TÜPRAG Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yılmaz, Türkiye’nin ilk beş yıllık madencilik rotasını açıkladı. Yılmaz, 12. Kalkınma Planı ve temel makroekonomik hedeflerin yer aldığı Orta Vadeli Program’da (OVP) ayrı ayrı yapılan “madencilik” vurgusuna özellikle dikkat çekti. Cumhuriyetin yeni yüzyılında belirlenen madencilik rotasının sektörde heyecan yarattığını dile getiren Yılmaz, Türkiye’nin dış ticaret açığında 60 milyar dolarlık ithalat yüküne sahip olan madencilik sektöründe, ilk 5 yıl içinde 15 milyar dolar ihracat ve yıllık 60 ton altın üretimini hedeflediklerini belirtti.
4 Aralık Dünya Madenciler Günü vesilesiyle sektöre dair önemli açıklamalarda bulunan Yılmaz, sürdürülebilir madencilik ilkeleri ekseninde çizilen Türkiye’nin yeni madencilik rotasını paylaşarak, küresel madencilik sektöründeki yeşil dönüşüme de dikkat çekti. Yılmaz, son 5 yılda talebi iki kattan fazla artan ve yeşil dönüşümde kullanılan kritik minerallerde Türkiye’nin sahip olduğu potansiyeli de değerlendirdi. 


60 MİLYAR DOLAR İTHALAT YÜKÜ
Türkiye’nin ortalama 60 milyar dolarlık maden ve madencilikten dolayı oluşan ürünlerden kaynaklı ithalat yükü bulunuyor. Bu nedenle, ekonomik yönden dışa bağımlılık ve cari açığın hafifletilmesi açısından madencilik sektörü son derece önemli. 2024-2026 dönemine ilişkin enflasyon, istihdam, büyüme gibi temel makroekonomik hedeflerin yer aldığı Orta Vadeli Program (OVP) ve 2024-2028 yıllarını kapsayan 12. Kalkınma Planı’nda maden kaynaklarının ekonomiye kazandırılması, madencilik faaliyetlerinin bütünleşik yönetim sistemiyle sürdürülebilir kalkınma ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, yatırım ortamının iyileştirilmesi vurguları yapılarak sektörde dışa bağımlılığın azaltılması amaçlanıyor. Ekonomi yönetimince belirlenen rotaya paralel hedefler ortaya koyan madencilik sektörü, bilinen değeri 3,5 trilyon dolar olan maden varlığımızın ekonomiye kazandırılması halinde Türkiye’nin cari açık yükünün hafifleyeceğini, dolayısıyla madenciliğin bu anlamda lokomotif rol oynadığını belirtiyor.  
BİLENEN TOPLAM MADEN VARLIĞININ DEĞERİ 3,5 TRİLYON DOLAR 
Altın Madencileri Derneği Başkanı ve TÜPRAG Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yılmaz, başta ulusal maden rezervlerinin geliştirilmesi olmak üzere kritik minerallerde ve cari açığa etkisi bulunan madenlerde ithalata bağımlılığı azaltılabilecek bir tedarik zincirinin oluşturulması ve yatırımların teşvik edilmesinin kritik öneme sahip olduğunu vurguladı. Mehmet Yılmaz, konuya ilişkin şöyle konuştu:
“OVP’de sorumlu ve sürdürülebilir madencilik ilkelerinin altı çizilerek arama ve işletme faaliyetlerinin uluslararası standartlarda gerçekleştirilmesi ve yer altı zenginliklerinin ülke ekonomisine kazandırılmasına dönük politikaların yaygınlaştırılmasının önemine işaret edilmiştir. TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen ve 2024-2028 yıllarını kapsayan 12. Kalkınma Planı’nda ise benzer biçimde madenciliğe ilişkin bütünsel ve kurumsal bir strateji geliştirmenin önemine dikkat çekilmiştir. Kalkınma Planı’nda ayrıca, maden işletmelerinde verimliliğin artışı noktasında teknoloji kullanımının teşvik edilmesi, çevre ve İSG mevzuatlarına uyumun geliştirilmesi ve izin süreçlerindeki bürokratik süreçlerin azaltılması gibi, sektör bileşenleri olarak bizlerinde üzerinde hassasiyetle durduğu kritik hususlara değinilmiştir. Bu gelişmeler bizleri mutlu etti. Çünkü Türkiye’de son yıllarda madenciliğin önündeki en büyük problemlerden biri izin prosedürlerinin uzun sürmesiydi. Bu madencilik sektörünün ilerleyişini sekteye uğratan, sektöre zaman kaybettiren ve madencinin de sektöre güvenini azaltan bir durumdu. Bu politikalar ışığında madenciliğin tek elden koordine edilebilmesi, kurumlar arası iletişimde belirli duplikasyonların da (ikileşme) engellenmesi anlamına gelecek.


Türkiye’nin cari açığı toplam 130 milyar dolar civarında. Bunun yaklaşık 30 milyar doları altından kaynaklı olacak şekilde 60 milyar doları madencilikten kaynaklı açık. Buna karşın, yıllık maden ihracatı ortalamamız ise 6,5 milyar dolar civarında. Sektörün potansiyeli ve hedefi bunu 15 milyar dolar düzeyine çekmektir. Ülkemizin bilenen toplam maden varlığının değerinin 3,5 trilyon dolar olduğu düşünüldüğünde, bizlere düşen görev; sürdürülebilir madencilik ilkelerinin temelini oluşturan iş güvenliği, çevre, kamu ve halkla ilişkiler ile finansal şeffaflık kriterlerine bağlı kalarak sahip olduğumuz bu yer altı potansiyelimizi harekete geçirmektir. Çevre ülkelerdeki ekonomik ve jeopolitik konjonktürü düşündüğümüzde, tedarik zinciri ve stratejik güvenlik açısından da kendi maden kaynaklarımızı üretmenin elzem olduğuna inanıyoruz” dedi. 
300 MİLYAR DOLARLIK ALTIN POTANSİYELİNİN EKONOMİYE KAZANDIRILMASI ŞART
2024 yılı itibariyle sektörün 5 yıllık süreçte ihracat ve üretim rakamlarını artırarak, uzun vadede ise sanayinin hammadde ihtiyacını karşılayıp dışa bağımlılığı azaltmayı hedeflediklerini söyleyen Yılmaz şöyle devam etti:
“1990’lı yılların başında yapılan çalışmalara göre ülkemiz 6.500 tonluk bir altın potansiyeline sahip. Bunun 1.500 tonunu tespit ettik, işletiyoruz. Şimdiye kadar 450 ton civarında altın çıkardık. Geriye kalan 5 bin tonluk altın potansiyelinin bulunması ve ekonomiye kazandırılması gerekiyor. Güncel hesabımıza göre, bu da 300 milyar dolarlık bir potansiyele denk geliyor. Şimdilik yıllık 35-40 ton olan altın üretim oranımızı ilk 5 yıl içerisinde 50-60 tona ardından 100 tona çıkarabiliriz. Henüz resmi olmayan rakamlara göre, 2022 yılında üretilen 31 ton altının bu sene üzerinde bir üretim sağlayacağımızı öngörüyoruz. Ocak ayında tahmini üretim rakamlarını da güncelleyerek kamuoyuyla paylaşacağız.”


BAŞARILI ÖRNEKLERİ GÖSTEREBİLMELİYİZ
Mehmet Yılmaz, 23.2 milyon hektar ile ülke yüzölçümünün yüzde 29,8’ini kaplayan orman varlığının yalnızca binde 3’ünde madencilik faaliyetlerinin gerçekleştirildiğinin altını çizdi. Maden firmalarının, ekonomik ömrünü tamamlayan işletmelerde ilgili alanları rehabilite ederek, orman mevzuatına uygun biçimde orman idaresine teslim ettiğini söyleyen Yılmaz, “Orman izinlerindeki gecikmelerin, yapılan yatırımlar ve mevzuat kuralları çerçevesinde bugüne kadar üretim faaliyetlerine devam etmiş ruhsatların izin taleplerine verilen ret kararlarının” madencilik faaliyetlerini yapılamaz noktaya getirdiğini anımsattı.
Yılmaz, “Neticede ormanlar da bizim, madenler de bizim. ‘Orman mı, maden mi?’ ikilemine girmeden ‘önce insan ve çevre’ diyerek hareket eden bir sektörüz. Orman alanındaki ayak izimiz sınırlı. Bu anlamda gerçek yurtseverlik yaklaşımının ne olduğunu tartışmamız, doğruyu birlikte bulmamız lazım. Bunu yapamayınca farkında olmadan ülkemize ciddi zararlar veriyoruz. En büyük hedefimiz, sürdürülebilir madenciliğin en başarılı örneklerinin bu ülkede var olduğunu kamuoyuna gösterebilmek. Bunu başardığımız takdirde ‘madenciliği orman ve çevre düşmanı’ olarak görenlerin mahcup olacağına inanıyorum. Sürdürülebilir madencilik, standardı yüksek madencilik, yöreye halkına saygı duyan ve doğayı koruyan madencilik olmazsa olmazımızdır.” dedi


‘YEŞİL YARIŞ’TA TÜRKİYE AVANTAJLI
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) “Temiz Enerji Dönüşümlerinde Kritik Minerallerin Rolü” raporunda 2040 yılında lityum talebinin 2020’ye göre 42, grafit talebinin 25, kobalt talebinin 21, nikel talebinin 19 ve nadir toprak elementleri talebinin de yedi katına çıkacağını belirten Yılmaz, yüzde 73 ile dünyanın en fazla bor rezervine sahip olan Türkiye’de Eti Maden tarafından Eskişehir’de bor atıklarından lityum üretilmeye başlandığını ifade ederek, yeşil yarışta da ülkemizin önemli bir avantaja sahip olduğunu söyledi. Elektrikli araçlar, güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri başta olmak üzere yeşil teknolojilerde kullanılan kritik minerallere yönelik talebin son 5 yılda dünyada iki kattan fazla artmış durumda olduğunu bildiren Yılmaz, IEA’ın bu yıl ilk kez yayımladığı Kritik Mineraller Piyasa Değerlendirmesi raporuna göre, dünyadaki artan bu talebi karşılamak için kritik minerallerde arz yatırımlarının 2022 yılında bir önceki yıla göre yüzde 30 büyüyerek 40 milyar doları aştığını aktardı. 
‘MADENCİLİK’ OLMADAN ‘YEŞİL DÖNÜŞÜM’ OLMAZ
Türkiye’nin yeraltı zenginlikleriyle dünyanın en’leri arasında yer aldığını ve madenciliğin lokomotif bir sektör haline getirilmesi için önemli bir zenginliğe sahip olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Devletimizin yakın zamanda ortaya koyduğu her iki politika metninde de üzerinde durulan bir diğer kritik husus stratejik ve kritik minerallerin aranması, üretim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması ve ihracatına ilişkin vurgudur. Ayrıca tarih boyunca insan yaşamının gelişimine kaynaklık eden madenlerin, günümüzün temel problemleri için de çözüm noktası oluşturduğu bu metinlerle bir kez daha kanıtlanmış; nikel, lityum ve kobalt gibi hammaddelerin yeşil teknoloji talebindeki öneminin üzerinde durulmuştur. Dünyada yaklaşık 90 çeşit mineral türü var bunun 80’i ülkemizde mevcut. Maden çeşitliliği yönünden oldukça zengin bir ülkeyiz. AB’nin kritik mineraller listesinde yer alan ve dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 73’ünün Türkiye’de bulunduğu bor madeni, AR-GE süreçlerinin yoğunlaştığı minerallerin başında gelmektedir. Lityum ve net tespit edemediğimiz ancak ciddi potansiyele sahip olduğunu düşündüğümüz toryum yataklarımız var. Buralarla ilgili devletimizin araştırma kurumları son derece titiz çalışmalar yürütüyor. Yeşil dönüşüm için insanların ilk aklına gelen elektrifikasyona gitmek oluyor, fosil yakıtlardan elektriğe dönmenizin önemine işaret ediliyor. Bunu sağlayabilmemiz için en önemli unsurlardan biri enerjiyi depolama sürecidir. Depolamada da pil teknolojisi gündeme gelince madencilikle karşı karşıya geliyoruz. Daha fazla bakır, çinko, kobalt, nikel, lityum, kurşun üretmek zorundasınız. Dolayısıyla yeşil bir dünya, yeşil dönüşüm için daha fazla madencilik yapmak zorundayız. Madencilik olmadan yeşil dönüşümü yapmanız mümkün değil. Bunu yaparken de ekolojik bileşenlere, yani havaya ve suya etkimizi sınırlandırmamız, enerjiyi ise olabildiğince az kullanmamız, kullanılanı ise dönüştürmemiz gerekiyor” diye konuştu.
“ASIL AMACIMIZ, GÜVENLİ ÜRETİM”
Ekonomi yönetimince belirlenen sürdürülebilir madencilik ilkelerinin en önemli sac ayaklarından biri olan iş güvenliğinin hayati önem taşıdığını ifade eden Yılmaz, “Bütün iş kazalarının önlenebileceği kanısındayız, TÜPRAG’da Efemçukuru ve Kışladağ Altın Maden İşletmelerimizde uyguladığımız 10 altın kural ile sahalara giren her çalışanımızı akşam evine sağ salim, mutlu bir şekilde gönderme sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Sürüş güvenliği, zemin stabilitesi, koruyucu ekipman, güvenli yük kaldırma, işe uygunluk, yüksekte çalışma, alet ve ekipmanlar, enerji izolasyonu ve tehlikeli maddelerden oluşan bu 10 altın kuralın çalışanlar tarafından benimsenmesi ve uygulanması için yasal limitlerin neredeyse iki katı eğitimler veriyoruz. Çalışanlarımız eğer çalışma şartları uygun değilse işi reddetme hakkına sahiptir. Bu, çalışana verilmiş önemli bir otoritedir. İş güvenliği kültürünün tavandan tabana benimsenmesi olmazsa olmazımızdır. Verilen eğitimler ve bu eğitimlerin özümsenmesi için hayata geçirdiğimiz teşvik uygulamaları ile bu kültürü oturtuyoruz. Eğitim ve farkındalıkla asıl amacımızın üretmek değil ‘güvenli üretmek’ olmasına vurguda bulunuyoruz. İş güvenliği alanında STK kanadında da önemli iki faaliyeti sürdürüyoruz. Bunlardan biri, Türkiye Madenciler Derneği olarak iki yılda bir yaptığımız arama kurtarma yarışmaları diğeri ise, uluslararası düzeyde yapılandırılan madenlerde iş güvenliği sempozyumudur” dedi.
“6 ŞUBAT DEPREMİNDE MADENCİLER DESTAN YAZDI”
Yılmaz, iş güvenliği kapsamında verilen arama kurtarma eğitimlerinin doğal afetlerde kritik önem taşıdığını söyledi. Yılmaz’ın, 4 Aralık Dünya Madenciler Günü dolayısıyla bu konu hakkındaki mesajları ise şöyle:
“Arama kurtarma çalışmalarının deprem ve doğal afetler konusunda ne kadar hayati önem taşıdığını acı da olsa 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde tecrübe ettik. İnsanımızın madenciliğin önemini fark etmesi ve madencileri tanıması, bu acı tecrübeyle kamuoyunda yankı buldu. Madencilerimiz gözlerini kırpmadan enkaz altına girerek insanlarımızı kurtarmaktan bir an bile çekinmedi. Burada özellikle iş güvenliği eğitimlerimiz dışında, en az 90-100 saat ilave eğitim alarak böylesi zorluklar için bir araya gelen arama kurtarma ekiplerimizin hakkını teslim etmek gerekir. Arama kurtarma ekiplerimiz depremin ilk beş saati içinde ilk askeri uçaklarla bölgeye giderek sahaya indi. Gerek TÜPRAG olarak kendi ekibimiz gerekse diğer maden firmalarımızdaki ekiplerimiz, ekipman ve insan gücüyle müdahale ekibi olarak ön saflardaki yerini aldı. Enkazdan canlarımızı çıkarma, kurtarılanları koruma, onlara malzeme ekipman sağlama, kadın ve çocukları önceleyen koruma kalkanı oluşturma ve insani ihtiyaçların karşılanması için madencilik şirketleri adeta bir destan yazdılar. Yaptığımız işin bize yüklediği bir diğer sorumluluk da buydu. Doğal afetlerde madencinin vazgeçilmez bir rolü vardır. Dolayısıyla, 4 Aralık bizim açımızdan madenciliğin senede bir gün anlatıldığı bir gün değil. Madencilik hem diğer tüm sektörlere hem de doğrudan insan yaşamına kaynak ve hammadde sağlayan hayati bir sektördür.”
DOĞADAN ÖDÜNÇ ALIYOR, GERİ İADESİNİ YAPIYORUZ
“Önce insan ve çevre” prensibiyle doğaya saygılı, öz kaynakların doğru kullanımı, çevre dostu teknolojilerin kullanımı ile üretim gerçekleştirilebileceğini de sözlerine ekleyen Yılmaz son olarak, örnek teşkil edecek rehabilitasyon faaliyetlerinin hayata geçirildiğini vurguladı. Değerlendirmesi ise şöyle:
“Çevresel hassasiyetlerin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Düzenli ölçümlerle hava, su ve toprak kalitesine ilişkin izleme ve denetleme faaliyetlerinin uygulanması, çevre dostu teknolojilerin kullanılması, atık yönetimi, örnek teşkil edecek rehabilitasyon faaliyetleri ile doğadan ödünç aldığımız yeri tekrar doğaya iade etmeniz lazım. Rehabilitasyon projelerimizi ÇED taahhütlerine göre uyguluyoruz. Doğaya yeniden kazandırma noktasında bitkisel, endemik yapıyı koruyarak kapatma esnasında oradaki habitatı bozmadan yerine koymalıyız. Bu konuda tohum seleksiyonlarını oluşturup, yöreye ait bitki popülasyonuyla rehabilite etmeye dikkat etmeliyiz. Görsel ve çevresel etkide optimize edilmiş bir şekilde doğaya iade edebilme şansımız var, bunu yapmak mümkün. TÜPRAG’da her iki işletmemizde de bunun örneklerini görmeniz mümkün. Madencilik faaliyetleri devam ederken eş zamanlı olarak yürüttüğümüz doğaya yeniden kazandırma çalışmalarımızla bu sistemin hayata geçirilebileceğini kanıtlamış oluyoruz” dedi. 

Admin

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER
google.com, pub-5691823233856454, DIRECT, f08c47fec0942fa0