Yargı sopasıyla bir yandan ülkeyi dizayn etmeye çalışan Saray yönetimi diğer yandan ülkenin en can alıcı sorunlarına perde çekiyor. Ülkede düşmek bilmeyen enflasyon, milyonların sırtına yüklenen krizler, yoksulun cebinden zengine aktarılan servet transferi iktidarın bilinçli bir tercihi. AKP iktidarı boyunca bir grup azınlık servetine servet katarken halkın geri kalanı derinleşen yoksulluğun altında ezilmeye mahkum edildi. Temel ihtiyaç maddelerini dahi karşılayamaz hale gelen halk ise her kürsüde, bulduğu her fırsatta “geçinemiyoruz” mesajı veriyor. Tüm bu tabloya rağmen ülkenin ana gündemi yoksulluk ve ekonomi olamıyor. Tüm kamuoyu yoklamalarında en yakıcı gündem açık ara farkla ekonomi çıkıyor. Saray yönetimi ise sahip olduğu devlet aygıtlarıyla muhalefeti sürekli savunma pozisyonunda bırakıyor. Kamuoyu yoklamacıları ile siyaset bilimciler konuyu BirGün’e değerlendirdi.
“Ekonomi başlığı; yani yoksulluk, enflasyon ve yaşanan ekonomik kriz apolitik-teknik bir konu gibi ele alınıyor. Muhalefet ya da hükümet dışındaki eleştirmenler, bu konuları zaman zaman gündemlerine alsalar da politik bir başlığa dönüştüremiyor; diğer başlıklarla ilişkisini kuramıyorlar” diyen Prof. Dr. Cangül Örnek, “Sadece asgari ücret tartışması yapıldığında veya enflasyon rakamları açıklandığında bu konuda bir şeyler söyleniyor. Bunun dışında politik gündem sanki başka bir şeymiş gibi yürütülüyor. Öncelikle bunun bir politik başlık ve politik tercih olduğu, dolayısıyla politikleştirilmesi gerektiği konusunda çok daha açık olunmalı ve muhalefet yapma yöntemi değiştirilmelidir. “Ekonomi başlığı” ve “siyasi başlık” diye iki ayrı gündemimiz yok” ifadelerini kullandı.
“Konunun politikleştirilememesinin bir diğer nedeni ise bu meseleyi sınıfsal bir kavga konusu haline getirme gerekliliği” olduğuna vurgu yapan Örnek’in değerlendirmesi şöyle: “Bunu sadece işçi sınıfının haklarını vurgulayarak değil; sömüren sermaye sınıfını da karşıya alarak yapmak gerekir. Mesele ancak o zaman politikleşir. "Enflasyon var, ekonomi kötü, maaşlar düşük" diyerek iktidara yüklenirken konuyu bir sınıfsal çatışma ve kavga tartışmasına dönüştürmezseniz, bunun toplumda bir karşılığı olmuyor.
Bu nedenle şu yaklaşımdan vazgeçilmelidir: Mesele sadece iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları değildir; bu sürecin bir de kazananları vardır. Geçmişte CHP yönetimi bunu "Beşli Çete" olarak formüle etmişti. Bu formülasyon bir nebze başarılıydı çünkü hedef gösteriyor, kimin sömürdüğünü ortaya koyuyordu. Yeterli miydi? Değildi; ama en azından karşıya net bir hedef koyuyordu. Bu işin muhatabını ve kazananını açıkça gösterip toplumu ona karşı örgütlenmeye veya siyasete çağırıyordu. Şimdi bu durum pek dile getirilmiyor. Kemal Kılıçdaroğlu dönemi politikası olduğu için geride bırakıldığı düşünülüyor olabilir ama öyle ya da böyle bunun bir formülü bulunmalı ve sermaye sınıfı açıkça karşıya alınmalıdır. Bu adımlardan çekinilirse mevcut ekiple bu başlık politikleştirilemez.
TEPKİNİN İÇERİĞİ SINIFSAL TALEPLER
Baskılara karşı muhalefetin politikası halkla doğrudan temas kurmaya evrilmiş durumda. O halde halkla temas kurulurken "Bu düzenin kazananları kimdir?", "İktidarla nasıl ilişkiler kuruyorlar?", "İktidar başka bir sınıfı nasıl zengin ediyor?" ve "Bu sınıf kimdir?" sorularının yanıtları net olarak söylenmeli. Politikleştirmekten kastım tam olarak budur. Yoksa arada çıkıp birtakım açıklamalar yapmak, bu meseleyi siyasete taşımak anlamına gelmez.
Operasyonlar karşısında halkın tutumuna bakarsak; Türkiye'de bir adaletsizlik olduğu görülüyor ve özellikle genç nesilde buna karşı bir tepki var. Ancak tek başına adaletsizlik, demokratik mekanizmaların yok edilmesi, hukuksuzluk veya temel hakların gasp edilmesi; toplumun genelini muhalefetin arkasında toplamaya yetmiyor. Toplumun iktidara yönelik en büyük tepkisi yoksulluk kaynaklıdır; yani daha sınıfsal bir tepki duyulmaktadır.
Dolayısıyla baskı görseniz bile yapabileceğiniz tek şey toplumsal desteğinizi artırmaktır. Toplumsal desteği artırmanın yolu da halkın hayatının merkezine koyduğu eşitsizlik, yoksulluk ve gelir adaletsizliği gibi sorunları politikanın merkezine oturtmaktır. Bu yaklaşım, siyasi operasyonlar karşısında da muhalefeti güçlendirir.”
Aksoy Araştırma Başkanı Ertan Aksoy ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye’de siyaset artık yeni bir normale sahip. Bu yeni normal doğrultusunda her geçen gün farklı bir krizle karşı karşıya kalıyoruz. Yaşanan bu yoğun krizlerin arasında ise gündelik ve gerçek sorunları konuşma imkânı bulamıyoruz. Türkiye bir sabah uyandığında, ülkenin en başarılı teğmenlerinin Atatürk’e saygı duruşunda bulunduğu için ihraç edildiği haberiyle karşılaşıyor; bir başka sabah otobüs dolusu yerel yöneticinin gözaltına alındığını veya tutuklandığını öğreniyor ya da bir sabah Türkiye’nin en köklü partisinin, ana muhalefetin yönetimine kayyum atandığı gerçeğiyle yüzleşiyor. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin arasından ekonomi gündemini öne çıkarabilmek siyasetçiler için hiç kolay olmuyor.
Türkiye’de uzun süredir karşı karşıya kaldığımız durum, klasik bir ekonomik krizden ziyade ağırlıklı olarak bir enflasyon sorunu. Örneğin, geçmiş krizlerde olduğu gibi aşırı sayıda firmanın kapanması veya belli bir sektörü vurarak kitlesel bir istihdam kaybı yaratması gibi durumlar yaşansa, konu gündemde çok daha uzun süre kalabilir. Ancak mevcut hükümet, uzun süredir bilinçli bir şekilde büyüme ile enflasyon arasında bir tercih yapıyor ve her defasında büyümeyi seçiyor. Büyümeyi canlı ve ayakta tuttuğu için de bu durum toplamda ani bir işsizlik artışına yol açmıyor.
SİYASETİN YENİ 'NORMAL'İ BASKI
Tam da bu nedenle, hükümet açısından beklenen seçmen kaybı gerçekleşmiyor. Çünkü asıl büyük seçmen kaybını yaratan unsur enflasyondan ziyade istihdam kaybıdır. Hükümetin oy oranının belli bir seviyede sabit kalmasının ve ekonomik krizin siyasetin ana gündemine girememesinin temel nedeni budur. Fakat enflasyonun yarattığı tahribatı da tek başına hafife almamak gerekir. Türkiye’de hangi gelişme yaşanırsa yaşansın, siyasetin gündeminde yer bulamasa bile toplumun gündeminde açık ara farkla yine ekonomi yer alıyor. Belki doğrudan istihdamı vurmuyor olabilir; ancak toplum, her geçen gün ve her yeni sabaha daha derin bir yoksullaşmayla uyanmaya devam ediyor.”